Depresyon

Depresyon yaşamımızda sıklıkla kullandığımız ve duyduğumuz bir terimdir. Özellikle stres altındayken, moralimiz bozulduğunda veya kendimizi umutsuz hissettiğimizde depresyonda olduğumuzu düşünebiliriz. Her ne kadar depresyonun görülme sıklığında belirgin bir artış meydana gelse de yaşadığımız her moral bozukluğuna depresyon demek klinik anlamda depresyon tanımı açısından oldukça hatalı olacaktır. Klinik olarak depresyon tanısından bahsedebilmek içinse yaşanan keyifsizlik, mutsuzluk ve çökkün duygudurum halinin en az iki hafta sürmesi, kişinin yaşam işlevselliğinde belirgin bir bozulmaya ya da sıkıntıya yol açması ve diğer bazı ölçütlerin karşılanması gerekmektedir. Depresyonda görülen belirtiler şu şekildedir:

  • Hemen her gün yaklaşık gün boyu süren çökkünlük
  • Hemen her gün yaklaşık gün boyu süren etkinliklerin tümü ya da çoğuna karşı ilgisizlik ya da bunlardan eskisi gibi zevk alamama
  • Perhizde olunmamasına rağmen iştah değişimi (örn. Kilo alamama veya verme)
  • Hemen her gün uykusuzluk çekme ya da aşırı uyuma
  • Hemen her gün fiziksel ve ruhsal sıkıntı, huzursuzluk ve yavaşlamanın olması
  • Hemen her gün yorgun, bitkin hissetme ya da enerji kaybı
  • Hemen her gün değersizlik, aşırı ya da uygunsuz suçluluk hissi
  • Hemen her gün düşünme ya da konsantrasyonda güçlük ya da kararsızlık
  • Tekrar eden ölüm/intihar düşünceleri ya da girişimi

Tanı konulabilmesi için bu belirtilerden 1 ve/veya 2’nin dahil olduğu en az beş belirtinin iki haftalık bir dönemde görülmesi, sıkıntıya ya da işlevsellikte belirgin bozulmaya yol açması ve diğer bazı olasılıkların (örn. madde kullanımının yada genel tıbbi durumun fizyolojik etkisi, yas süreci) dışlanması gerekmektedir.

Genellikle 20’li yaşların ortalarında başlayan depresyon‘olumsuz üçlü’ olarak adlandırılan yani kişinin kendisi, diğerleri ve gelecekle ilgili olumsuz/karamsar bilişleri ile karakterize olan bir duygudurum bozukluğudur. Yaşam boyu depresyon geçirme olasılığı kadınlarda erkeklerin yaklaşık iki katı kadar olup bu oran %10-25 dolaylarındadır. Depresyon biyolojik veya psikososyal etmenlere bağlı olarak gelişebilmekte genellikle birden fazla tetikleyicinin hastalıkta rol aldığı gözlenmektedir. Genetik yatkınlık yani birinci derecede biyolojik akrabalarında depresyon bulunması kişinin kendisinin de depresyon geçirme riskini arttırmaktadır. Önceden depresyon dönemi geçirmiş olmak da yeni bir depresyon geçirme açısından risk arttıran bir diğer faktör olarak karşımıza çıkmaktadır.

Hastalığın gidişatı farklılıklar gösterebilmekte, hastalığın süresi, belirti şiddeti, psikotik özelliklerin eşlik etmesi gibi bazı etmenler ise tablonun ağırlaşmasına neden olabilmektedir. Gerek intihar riskine varabilen ciddi belirtiler ve kişide yarattığı yoğun sıkıntılar gerekse diğer pek çok ruhsal bozukluğa eşlik etmesi depresyonun titizlikle ele alınmasını gerektirmekte ve ruh sağlığı uzmanlarınca tanı-tedavi sürecinin gerçekleştirilmesi gerekmektedir. Tedavi sürecinde hasta ve yakınlarının depresyon ve tedavi süreci hakkında bilgilendirilmesi ve varsa intihar riskinin kontrol altına alınması kritik önem taşımaktadır. Tedavide hem belirtilerin azaltılması/ortadan kaldırılması hem de işlevselliğin arttırılması amaçlanarak psikofarmakolojik müdahaleler (ilaç tedavisi) ve/veya psikoterapiden yararlanılmaktadır. Özellikle doğru zamanda gerçekleştirilen doğru tedavi süreci ile oldukça etkili sonuçlar elde edilebilmekte ve hastalar iyilik hallerini tedavi bitiminden sonra da sürdürebilmektedir.